Kansızlık (anemi), hayati organlarımıza oksijen taşıyan kırmızı kan hücrelerinin veya hemoglobin miktarının referans değerlerin altına düşmesidir. Vücudun oksijen açlığı çekmesine neden olan bu tablonun en yaygın belirtileri ise kronik yorgunluk, halsizlik, nefes darlığı ve ciltte fark edilen belirgin solgunluktur. Kan dolaşımındaki bu yetersizlik, sadece basit bir vitamin eksikliği değil aynı zamanda sindirim sisteminden kaynaklanan sinsi kayıpların veya farklı sistemik rahatsızlıkların vücuttaki ilk yansımasıdır. Yaşam kalitesini doğrudan etkileyen bu durum dokuların yeterince nefes alamamasının fiziksel bir sonucudur.
Kansızlık (Anemi) Nedir ve Vücudumuzda Nasıl Bir Etki Yaratır?
Vücudumuzdaki her bir hücrenin yaşamak, enerji üretmek ve görevlerini yerine getirmek için kesintisiz bir oksijen kaynağına ihtiyacı vardır. Akciğerlerimize çektiğimiz taze havadaki oksijenin ayak parmak ucumuzdan beynimizin en derin noktalarına kadar taşınması, tamamen kırmızı kan hücrelerinin omuzlarındadır. Kırmızı kan hücrelerini, kan damarları adı verilen devasa otoyol ağında durmaksızın hareket eden birer kargo aracı olarak düşünebiliriz. Bu kargo araçlarının içindeki asıl taşıyıcı paketler ise hemoglobin adı verilen özel proteinlerdir. Hemoglobinin tam merkezinde demir atomu bulunur ve oksijen, adeta bir mıknatıs gibi bu demir atomuna tutunarak yolculuk eder.
Kansızlık geliştiğinde, bu kargo araçlarının sayısı azalır veya içlerindeki taşıyıcı paketler yetersiz kalır. Sonuç olarak dokulara, organlara ve kaslara giden oksijen miktarında ciddi bir düşüş yaşanır. Vücut, bu hayati eksikliği fark ettiği anda derhal bir alarm durumuna geçer ve telafi edici mekanizmaları devreye sokar. Azalan kargo araçlarının eksiğini kapatmak için kalp çok daha hızlı ve güçlü pompalamaya başlar. Hedef, az sayıdaki kan hücresini dokulara daha hızlı ulaştırarak oksijen açığını kapatmaktır. Ancak bu durum sürdürülebilir bir çözüm değildir. Zamanla tüm sistemik işleyişte aksamalar, yıpranmalar ve hastalıklara davetiye çıkaran belirgin sinyaller ortaya çıkmaya başlar. Vücut bu olağanüstü hal durumunu uzun süre tek başına yönetemez.
En Yaygın Kansızlık (Anemi) Belirtileri Nelerdir?
Kansızlığın vücutta yarattığı belirtiler genellikle kanda azalan oksijenin dokular tarafından ne ölçüde tolere edilebildiğine ve eksikliğin ne kadar hızlı geliştiğine bağlı olarak değişiklik gösterir. En erken ve belki de en sık karşılaşılan durum kişinin kendisini sürekli yorgun, halsiz ve günün her saatinde bitkin hissetmesidir. Kas dokularına yeterli oksijen gitmediğinde, vücut hücresel düzeyde enerji üretmekte çok zorlanır. Bu nedenle en ufak bir fiziksel aktivite bile, örneğin kısa bir yürüyüş yapmak veya merdiven çıkmak, kişide dağ tırmanıyormuş gibi ağır bir his yaratabilir.
Bununla birlikte solunum sistemi ve kalp üzerindeki yükün artması nedeniyle eforla gelen nefes darlığı sıkça karşılaşılan bir durumdur. Günlük rutin işleri yaparken aniden nefes nefese kalmak tipik bir yansımadır. Kalp, dokuların oksijen çığlığına yanıt vermek için atım hızını artırdığından, dinlenme halindeyken dahi göğüste güçlü atımlar hissedilebilir. Eğer eksiklik çok şiddetli boyutlara ulaşmışsa, kalp kasının kendisi bile yeterince beslenemez ve bu da göğüs bölgesinde ciddi ağrılara yol açabilir.
Kansızlık durumunda en sık görülen temel belirtiler şunlardır:
- Yorgunluk
- Halsizlik
- Çarpıntı
- Nefes darlığı
- Göğüs ağrısı
- Baş dönmesi
Saç, Tırnak ve Ciltte Görülen Kansızlık (Anemi) Belirtileri Nelerdir?
Vücudumuz kriz anlarında son derece pragmatik ve tasarruflu çalışır. Kandaki oksijen ve besin miktarı azaldığında, eldeki kısıtlı kaynakları öncelikli olarak hayati organlara yönlendirir. Beyin, kalp ve böbrekler gibi yaşamı sürdürmek için elzem olan organlar aslan payını alırken, cilt, saç ve tırnak gibi hayati önemi daha düşük olan bölgelerin kan akışı bilinçli olarak azaltılır. Kansızlığın dışarıdan en kolay fark edilen belirtisi olan yüzdeki ve ten rengindeki solgunluğun temel nedeni bu tasarruf modudur. Göz kapaklarının iç kısmında, dudaklarda, diş etlerinde ve tırnak yataklarında o sağlıklı, canlı pembe rengin yerini belirgin bir solukluk alır.
Özellikle kronikleşmiş ve uzun süre devam eden vakalarda, hücre yenilenmesinin çok hızlı olduğu bu dış dokularda karakteristik bozulmalar yaşanır. Tırnak kökleri yeterince beslenemediği için tırnaklar zamanla gücünü kaybeder. Saç kökleri de bu oksijensizlikten nasibini alır ve normal döngüleri bozularak dökülme evresine hızla geçerler. Ağız içindeki hassas dokularda da yenilenme sorunları yaşanarak tahrişler başlar.
Bu bölgelerde gözlemlenen fiziksel değişimler aşağıda listelenmiştir:
- Cilt solgunluğu
- Tırnak kırılması
- Tırnak düzleşmesi
- Saç dökülmesi
- Saçlarda matlaşma
- Ağız kenarı çatlakları
- Dil şişliği
Kansızlık (Anemi) Psikolojimizi ve Sinir Sistemimizi Nasıl Etkiler?
Beynimiz, insan vücudundaki toplam ağırlığın çok küçük bir kısmını oluşturmasına rağmen, kanda taşınan oksijenin ve glikozun çok büyük bir bölümünü tek başına tüketir. Bu nedenle kan dolaşımındaki oksijen seviyelerinde meydana gelen herhangi bir düşüşe en hızlı ve en dramatik tepkiyi veren organların başında beyin ve sinir sistemi gelir. Yeterince oksijenlenemeyen bir beyin, temel fonksiyonlarını yerine getirmekte zorlanmaya başlar. Kişilerde sık sık baş dönmesi, ayağa kalkıldığında anlık göz kararması ve denge kaybı hissi yaşanabilir.
Zihinsel fonksiyonlar ve psikolojik durum da bu biyolojik eksiklikten doğrudan etkilenir. Düşünceleri toparlama güçlüğü, algıda yavaşlama ve gün içinde sürekli devam eden bir zihinsel yorgunluk hali ortaya çıkar. Kişinin stres tolerans eşiği belirgin şekilde düşer. Günlük hayatta önemsenmeyecek küçük olaylar bile kişide büyük tepkilere, asabiyete ve genel bir huzursuzluk haline yol açabilir. Ayrıca sinir sisteminin yeterince beslenememesi, geceleri bacaklarda rahatsız edici hislerin oluşmasına zemin hazırlayarak yaşam kalitesini ciddi anlamda düşürür.
Sinir sistemi ve psikoloji üzerindeki etkileri aşağıdaki gibidir:
- Unutkanlık
- Odaklanma güçlüğü
- Asabiyet
- Tahammülsüzlük
- Huzursuz bacak sendromu
- Uyku bozuklukları
- Zihinsel yorgunluk
Buz veya Toprak Yeme İsteği (Pika) ile Kansızlık (Anemi) Arasında Nasıl Bir Bağlantı Vardır?
Kan değerlerinin tehlikeli sınırlara gerilediği ve özellikle vücuttaki demir depolarının tamamen tükendiği durumlarda karşılaşılan en ilginç belirtilerden biri tıp dilinde Pika olarak adlandırılan sendromdur. Bu sendrom, beynin beslenme ve iştah merkezlerinde meydana gelen karmaşık sinyal hataları sonucunda ortaya çıkar. Vücut, kaybettiği hayati mineralleri yerine koyabilmek için çaresizce bir arayış içine girer ve bu arayış, kişide normal şartlarda asla yenmeyecek, hiçbir besin değeri olmayan maddelere karşı önüne geçilemez bir aşerme hissi yaratır.
Toplumda zaman zaman sadece psikolojik bir davranış bozukluğu veya geçici bir heves gibi yanlış algılanabilen bu durum aslında vücudun derinlerden gelen fiziksel bir yardım çığlığıdır. Kişi, bu maddeleri yediğinde rahatlayacağını hisseder ve bu dürtüye karşı koymakta büyük zorluk çeker. Bu tür alışılmadık yeme istekleri fark edildiğinde, durumun basit bir alışkanlık olmadığı, arka planda çok ciddi bir beslenme yetersizliği veya gizli bir kan kaybı olabileceği kesinlikle göz önünde bulundurulmalıdır.
Bu sendrom kapsamında kişilerin aşerdiği başlıca gıda dışı maddeler şunlardır:
- Buz
- Toprak
- Kil
- Kireç
- Tebeşir
- Kağıt
- Çiğ pirinç
- Kahve telvesi
Vücudumuzdaki Demir Neden Tükenir ve Kansızlık (Anemi) Gelişir?
Kan hücrelerinin sağlıklı bir şekilde üretilebilmesi için vücudun sürekli bir hammadde akışına ihtiyacı vardır. Bu hammaddelerin en önemlisi demirdir. İnsan vücudu kendi kendine demir üretebilecek bir sisteme sahip değildir; bu minerali tamamen dışarıdan, tüketilen gıdalar aracılığıyla almak zorundadır. Ancak gıdalarla alınan demirin mide ve bağırsaklardan geçerek kana karışması, son derece hassas dengelere bağlı, oldukça meşakkatli bir emilim sürecini gerektirir.
Demir depolarının zamanla sıfırlanmasının altında yatan ana faktörler üç ana başlıkta toplanabilir. İlk olarak günlük diyette bu minerali içeren besinlerin yeterli miktarda tüketilmemesi gelir. İkinci faktör, besinler yeterince tüketilse bile sindirim sistemindeki hücresel veya asidik bozukluklar nedeniyle bu mineralin bağırsaklardan emilemeden vücuttan atılmasıdır. Üçüncü ve klinik olarak en fazla ciddiyet arz eden durum ise, vücudun bir bölgesinden sürekli olarak kan kaybedilmesidir. Kanla birlikte kaybedilen demir, yerine konulan miktardan fazla olduğunda depolar kaçınılmaz olarak boşalır.
Demir depolarının tükenmesine yol açan temel sebepler şunlardır:
- Yetersiz beslenme
- Sıkı diyetler
- Emilim bozuklukları
- Çölyak hastalığı
- Mide hastalıkları
- Gizli kanamalar
- Aşırı adet kanaması
Farkında Olmadan Kan Kaybederek Kansızlık (Anemi) Yaşıyor Olabilir Miyiz?
Kanama denildiğinde zihinlerde genellikle gözle rahatça görülebilen, açık yaralardan kaynaklanan veya burun kanaması gibi belirgin durumlar canlanır. Ancak sinsi ve yavaş ilerleyen süreçlerin asıl sorumlusu, vücudun iç boşluklarına doğru gerçekleşen ve aylar boyunca gözle fark edilemeyen gizli kanamalardır. Bu tür sinsi kanamaların en sık karşılaşılan adresi, ağız boşluğundan başlayıp anüse kadar uzanan uzun ve kıvrımlı sindirim sistemi kanalıdır.
Sindirim sisteminin üst kısımlarında, örneğin mide veya oniki parmak bağırsağında meydana gelen bir kanama, mide asidi ve sindirim enzimleri ile reaksiyona girer. Bu kimyasal tepkime, kanın rengini ve yapısını tamamen değiştirerek dışkının katran gibi siyah ve kötü kokulu bir hal almasına neden olur. Sindirim sisteminin daha alt kısımlarından, kalın bağırsaklardan kaynaklanan kanamalar ise sindirilmeye vakit bulamadığı için dışkıda parlak kırmızı taze kan şeklinde kendini gösterir. Fakat en tehlikeli olan senaryo, dışkının rengini dahi değiştirmeyecek kadar az miktarda, damla damla sızan kanamalardır. Bu sızıntılar ancak özel laboratuvar testleriyle tespit edilebilir ve kişiyi yavaş yavaş tüketir.
Mide ve Bağırsak Hastalıkları Kansızlık (Anemi) Tablosuna Nasıl Yol Açar?
Sindirim organları, son derece hareketli, asit dengelerinin sürekli değiştiği ve dışarıdan alınan çeşitli gıda kimyasallarıyla temas halinde olan aktif bir bölgedir. Bu hareketli bölgedeki dokuların bütünlüğünü bozan, tahriş eden veya yüzeysel yaralar açan pek çok hastalık, kronik kanamalara zemin hazırlar. Midenin iç yüzeyini koruyan tabakanın zayıflaması sonucu oluşan asit yanıkları veya ağrı kesici ilaçların bilinçsiz kullanımı nedeniyle midede oluşan yüzeysel tahrişler, sürekli olarak hafif bir sızıntı şeklinde kanayabilir.
Aynı durum kalın bağırsaklar için de geçerlidir. Yaşla birlikte bağırsak duvarında oluşan küçük cepleşmeler, bağırsak iç yüzeyindeki kılcal damar anormallikleri veya makat bölgesinde çok sık karşılaşılan damar genişlemeleri düzenli kan kaybının başlıca aktörleridir. Kişiler genellikle bu tür hastalıkların yarattığı bölgesel şikayetlere zamanla alıştıkları için durumu önemsemezler. Ancak içeride damla damla devam eden bu kayıp, aylar içinde vücudun tüm mineral birikimini sıfırlayarak şiddetli bir sağlık sorununa dönüşür.
Kansızlığa zemin hazırlayan yaygın mide ve bağırsak sorunları şunlardır:
- Mide ülseri
- Gastrit
- Kalın bağırsak polipleri
- Bağırsak divertikülleri
- Hemoroid
- Makat çatlakları
- Damar anormallikleri
İleri Yaşlarda Görülen Kansızlık (Anemi) Neden Gizli Bir Tehlike Olarak Kabul Edilir?
Özellikle elli yaşın üzerindeki bireylerde veya menopoz dönemine girmiş kadınlarda rutin kan tahlillerinde saptanan ve belirgin bir beslenme eksikliği ile açıklanamayan düşük kan değerleri, her zaman son derece dikkatli yaklaşılması gereken bir konudur. Bu yaş grubundaki açıklanamayan tablo tıp dünyasında her zaman altından daha büyük bir sorunun çıkabileceği varsayımıyla incelenir. En çok korkulan ve gözden kaçırılmaması gereken temel risk, sindirim sistemi içinde sessizce büyüyen ve sürekli kanayan kötü huylu oluşumlardır.
Kalın bağırsağın sol tarafı, yani çıkışa yakın olan kısmı yapısal olarak daha dardır. Bu nedenle bu bölgede oluşan kitleler kısa sürede bağırsak tıkanıklığı, şiddetli karın ağrısı veya tuvalete çıkamama gibi çok gürültülü ve alarm verici belirtiler yaratarak erkenden teşhis edilme şansı sunar. Ancak kalın bağırsağın sağ tarafı, başlangıç kısmı, hem yapısal olarak çok geniş bir çapa sahiptir hem de bu bölgedeki bağırsak içeriği henüz sıvı haldedir.
Bu anatomik genişlik nedeniyle, bağırsağın sağ tarafında gelişen tümörler hiçbir tıkanıklık veya ağrı yapmadan, adeta bir karnabahar gibi devasa boyutlara ulaşana kadar sessizce büyüyebilirler. Bu kitlelerin varlığına dair tek ipucu, yüzeylerinden sürekli olarak sızan ve aylar içinde hastanın kan değerlerini dibe çeken yavaş kanamalardır. Bu yüzden ileri yaşta görülen yorgunluk ve solgunluk, sadece vitamin hapıyla geçiştirilecek bir durum değil vücudun daha büyük bir tehlikeye karşı verdiği en kıymetli erken uyarı sinyalidir.
Kansızlık (Anemi) Şikayetinde Neden Endoskopi ve Kolonoskopi Yapılmalıdır?
Klinik değerlendirmelerde yapılan en büyük stratejik hatalardan biri, kan tahlilinde eksik çıkan değeri sadece dışarıdan hap vererek yerine koymaya çalışıp, bu eksikliğin vücutta neden oluştuğunu araştırmamaktır. Bu yaklaşımı, altı delik bir kovayı sürekli olarak tepeden suyla doldurmaya çalışmaya benzetebiliriz. Dışarıdan verilen destekle hasta geçici olarak kendini iyi hissedebilir, enerji seviyesi yükselebilir; ancak kovadaki delik tamir edilmediği sürece o su her zaman tekrar boşalacaktır.
Bu nedenle özellikle yetişkinlerde nedeni açıklanamayan bir eksiklik saptandığında, atılması gereken en doğru adım sindirim sisteminin içeriden kameralı sistemlerle incelenmesidir. Mideye ince, bükülebilir ve ucunda yüksek çözünürlüklü kamera bulunan bir tüple girilmesi, midedeki sinsi ülserleri, tahrişleri veya hücresel değişimleri anında tespit eder. Benzer şekilde kalın bağırsağın tamamının incelenmesi, bağırsak duvarındaki iyi huylu et benlerinin (poliplerin) veya erken evredeki kötü huylu oluşumların görülmesini sağlar. Üstelik bu işlemler sırasında sadece görüntüleme yapılmaz; kanayan bir damar varsa aynı anda yakılarak durdurulabilir veya ileride kansere dönüşme riski olan bir et beni anında kesilerek vücuttan çıkarılabilir.
Geçirilen Mide ve Bağırsak Ameliyatları Kansızlık (Anemi) Sebebi Olabilir Mi?
Sindirim sisteminin doğal anatomisinde değişiklik yaratan her türlü cerrahi müdahale, besin maddelerinin vücuda alınma ve emilme dinamiklerini yaşam boyu kalıcı olarak etkiler. Günümüzde kilo kontrolü sağlamak amacıyla çok sık uygulanan ve midenin hacmini küçülten operasyonlar, hedeflenen kilo kaybını sağlarken aynı zamanda midedeki asit üretimini de ciddi oranda düşürür. Mide asidi, yediğimiz gıdalardaki demirin bağırsaklardan emilebilecek forma dönüşmesi için kilit bir rol oynar. Asit azaldığında emilim zinciri ilk halkadan kırılmış olur.
Ayrıca mide ülseri veya daha ciddi rahatsızlıklar nedeniyle midesinin bir kısmı veya tamamı alınan hastalarda, gıdaların doğal bekleme ve sindirilme süreleri değişir. Gıdalar, emilimin en yoğun olduğu bağırsak bölümlerini çok hızlı geçer veya bu bölümler cerrahi olarak devre dışı bırakılmış olabilir. Tüm bu anatomik değişiklikler, hastaların ömür boyu yakın takip edilmesini gerektirir.
Emilim bozukluğuna yol açarak kansızlık riskini artıran cerrahi işlemler şunlardır:
- Tüp mide ameliyatı
- Gastrik bypass
- Mide alınması ameliyatı
- Bağırsak kısaltma ameliyatı
- Ülser cerrahisi
Ameliyat Öncesi Dönemde Kansızlık (Anemi) Tedavisi Neden Bu Kadar Önemlidir?
Herhangi bir cerrahi operasyon vücut için planlı ve kontrollü bir travma niteliği taşır. Vücudumuz bu travmaya karşı koyabilmek, ameliyat sırasında kesilen dokuları hızla onarmak ve olası mikroplarla savaşabilmek için muazzam bir stres yanıtı geliştirir. Bu iyileşme sürecinin başarılı olabilmesi, hücrelerin ihtiyaç duyduğu enerjiyi üretebilmesi için normalden çok daha yüksek miktarda oksijene ihtiyaç vardır.
Eğer bir hasta ameliyat masasına kan değerleri düşük bir şekilde yatarsa, dokulara giden oksijen baştan yetersiz demektir. Bu durum anestezi altında kalbin zorlanmasına, cerrahi sonrası atılan dikişlerin kaynamamasına, yara yerlerinin açılmasına ve hastane enfeksiyonlarına yakalanma riskinin katlanarak artmasına yol açar. Modern tıbbi yaklaşımlarda planlı bir ameliyat öncesi kan değerlerinin düzeltilmesi, ameliyatın kendi başarısı kadar hayati kabul edilir. Amaç hastayı cerrahi strese en güçlü, en dayanıklı ve hücresel bazda en donanımlı haliyle hazırlamaktır.
Kansızlık (Anemi) Tedavisinde Sadece Demir İlacı Kullanmak Yeterli Midir?
Tedavi planlaması her zaman iki ayaklı bir strateji gerektirir. Birinci ayak, vücutta azalan ve tükenen depoları güvenli bir şekilde yeniden doldurmaktır. İkinci ve asıl önemli olan ayak ise, bu depoların neden boşaldığını bulup o nedeni ortadan kaldırmaktır. Sadece eksik olanı haplarla yerine koyup asıl nedeni görmezden gelmek, hastanın iyileşme sürecini sabote eder.
Ağızdan alınan haplar veya şuruplar tedavinin temelini oluştursa da bazen hastalar bu ilaçları kullandıklarında şiddetli mide bulantısı, karın ağrısı veya sindirim sorunları yaşayabilirler. Ayrıca bağırsaklarında emilim sorunu olan bir hastaya avuç dolusu hap vermek hiçbir işe yaramayacaktır. Böyle durumlarda, ilaçları doğrudan damar yoluyla sıvı formda kan dolaşımına vermek, hem yan etkileri sıfırlar hem de aylarca sürecek tedaviyi birkaç saat içinde tamamlayarak depoları hızla doldurur. Ancak unutulmamalıdır ki kanamanın asıl nedeni bağırsaktaki bir kitle veya midedeki bir yara ise, ilaçlar sadece zaman kazandırır; asıl şifa, o yaranın veya kitlenin doğru yöntemlerle tedavi edilmesinden geçer.
Kanamaları Durdurarak Kansızlık (Anemi) Tedavisi İçin Hangi Yöntemler Kullanılır?
Kanama odağı tespit edildikten sonra, doktorların önünde farklı müdahale seçenekleri belirir. Amaç hastayı en az yoracak, en güvenli ve en kesin çözümü uygulamaktır. Mide veya bağırsak içinde aktif olarak kanayan bir damar veya doku tespit edildiğinde, ilk tercih her zaman kapalı ve kesisiz yöntemlerdir. Kamera sisteminin içinden gönderilen milimetrik aletlerle kanayan bölgeye büzücü ilaçlar sıkılabilir, yüksek ısı veren cihazlarla kanayan damarın ucu anında yakılarak mühürlenebilir. Hatta küçük metal mandallar yardımıyla kanayan doku fiziksel olarak sıkıştırılıp kanama durdurulabilir.
Ancak bazı inatçı vakalarda bu kapalı yöntemler yeterli gelmeyebilir. Kanama çok şiddetliyse, doku hasarı büyükse veya kanamaya neden olan şey hastalıklı büyük bir doku parçasıysa cerrahi müdahale devreye girer. Bu durumda kanayan sorunlu bağırsak veya mide bölümü ameliyatla tamamen çıkarılır ve sindirim sistemi sağlıklı dokular üzerinden yeniden birleştirilir.
Kanamayı durdurmak amacıyla sıklıkla başvurulan tıbbi müdahaleler şunlardır:
- İlaç enjeksiyonu
- Damar yakma
- Metal klips takma
- Açık ameliyat
- Kapalı ameliyat
- Bağırsak kesilmesi
Kansızlık (Anemi) Şikayeti Olanlar Hangi Besinleri Tüketmelidir?
Beslenme alışkanlıklarının yeniden düzenlenmesi, tedavinin ve hastalıktan korunmanın vazgeçilmez bir parçasıdır. Vücut, hayvansal gıdalardan gelen demiri bitkisel gıdalardan gelen demire göre çok daha kolay ve kayıpsız bir şekilde emer. Bu nedenle beslenme programında çeşitlilik sağlamak ve demir emilimini artırıcı stratejiler kullanmak büyük önem taşır. Özellikle demir içeren gıdaların, C vitamini açısından zengin taze sebze ve meyvelerle birlikte tüketilmesi, bağırsaklardan kana geçiş oranını ciddi şekilde artırır.
Demir açısından zengin olan ve sık tüketilmesi önerilen besinler şunlardır:
- Kırmızı et
- Karaciğer
- Ispanak
- Mercimek
- Nohut
- Pekmez
- Yumurta
- Kuru üzüm
Kansızlık (Anemi) Sürecinde Hangi Gıdalardan Uzak Durulmalıdır?
Nasıl ki bazı besinler demirin vücuda girişini kolaylaştırıyorsa, bazı gıda bileşenleri de demire sıkıca bağlanarak onun bağırsaklardan emilmesini imkansız hale getirir. Özellikle günlük hayatta çok sık tükettiğimiz çay ve kahvenin içindeki bazı doğal bileşenler ile süt ürünlerindeki kalsiyum, demir emiliminin en büyük düşmanlarıdır. Bu gıdaları tamamen hayatımızdan çıkarmak gerekmese de demir içeren ana öğünlerle veya demir ilaçlarıyla aralarına en az bir iki saatlik bir zaman dilimi koymak, tedavinin başarısı için kilit bir detaydır.
Demir emilimini engellediği için tüketimine dikkat edilmesi gereken yiyecek ve içecekler şunlardır:
- Siyah çay
- Kahve
- Süt
- Yoğurt
- Peynir
- Kepekli tahıllar
- Gazlı içecekler

Prof. Dr. Ebru Ayvazoğlu Soy, genel cerrahi alanındaki akademik birikimi ve cerrahi deneyimiyle tanınan bir hekimdir. 1998 yılında TED Ankara Koleji’nden mezun olduktan sonra, 2005 yılında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olmuştur. Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini 2012 yılında tamamlamış, 2019’da Doçent, 2024 yılında ise Profesör unvanını almıştır. Halen Ankara Medipol Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.
Uluslararası indeksli dergilerde yayımlanmış 100’e yakın makalesi ve çok sayıda bilimsel bildirisi bulunan Prof. Dr. Ayvazoğlu Soy, International College of Surgeons, The Transplantation Society, Türk Cerrahi Derneği ve Ankara Cerrahi Derneği üyesidir. Halen Ankara Medipol Üniversitesi’ndeki akademik görevine ek olarak Çankaya’daki özel muayenehanesinde genel cerrahi, meme ve endokrin cerrahi alanlarında hasta kabul etmektedir.

