Meme kanseri en sık 50 yaş ve sonrasında, özellikle menopoz sonrası dönemde ortaya çıkmakla birlikte her yaş grubunda görülebilen bir hastalıktır. Dünya genelinde ileri yaşlarda görülme sıklığı doruk noktasına ulaşırken, Türkiye’deki demografik yapıda ortalama tanı yaşı 50-55 bandına inmekte ve en yoğun 45-49 yaş aralığında saptanmaktadır. Kırk yaş altı genç popülasyonda da belirli oranlarda karşılaşılan bu rahatsızlık, kadın sağlığında en sık teşhis edilen durumların başında gelmektedir. Teşhis edildiği andaki yaş, hastanın tedavi yol haritasını ve cerrahi yaklaşım tercihlerini doğrudan belirleyen en kritik faktördür.
Meme kanseri genellikle kaç yaşında olur ve yaş faktörü hastalığı nasıl etkiler?
Dünya genelindeki veriler incelendiğinde, hastalığın görülme sıklığının ilerleyen yaşla birlikte ciddi bir artış gösterdiği kabul edilmektedir. İstatistikler, hastalığın sıklıkla elli yaşından sonra belirgin bir ivme kazandığını ve yetmişli yaşlarda en yüksek seviyelere ulaştığını göstermektedir. Yaş ilerledikçe hücrelerin onarım sistemlerinin yorulması ve meme dokusunun uzun yıllar boyunca östrojene maruz kalması, bu durumun ardındaki temel etkenler olarak değerlendirilmektedir.
Ancak Türkiye’deki duruma bakıldığında, Avrupa veya Amerika’ya kıyasla oldukça farklı bir yaş dağılımı göze çarpmaktadır. Türkiye’de hastaların tanı alma yaşı genellikle kırklı yaşların ortalarına kadar inmektedir. Batı ülkelerinde kırk yaş altındaki genç kadınlarda bu hastalığa nispeten nadir rastlanırken, ülkemizde bu oran oldukça dikkat çekici seviyelere ulaşabilmektedir. Bunun temel nedenleri arasında toplumumuzun daha genç bir nüfus yapısına sahip olması öne çıkmaktadır. Bununla birlikte modern yaşamın getirdiği bazı alışkanlık değişimleri de hastalığın daha erken yaşlarda ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilmektedir. Hastalığın genç yaşlara kaymasında etkili olduğu düşünülen bazı yaşam tarzı faktörleri şunlardır:
- Erken yaşta adet görmeye başlama
- İleri yaşlara ertelenen ilk doğum
- Hiç hamilelik yaşamamış olma
- Kısalmış bebek emzirme süreleri
Bu etkenler, memenin hormonlara maruz kalma süresini ve dengesini değiştirerek menopoz öncesi dönemde riski artırabilmektedir.
Genç yaşlarda meme kanseri görüldüğünde hastalığın seyri nasıldır?
Kırk yaşın altındaki kadınlarda ortaya çıkan tümörler, menopoz sonrasında görülen tümörlere göre oldukça farklı bir biyolojik davranış sergileme eğilimindedir. İleri yaşlarda karşılaşılan kitleler genellikle daha yavaş büyürken, genç yaş grubunda hücresel hareketlilik çok daha fazladır. Bu durum tedavi sürecinin daha yakından takip edilmesini ve daha yoğun tedavi planlamalarının yapılmasını gerektirebilmektedir.
Genç kadınların meme dokusu yapısal olarak çok daha yoğundur. Süt üreten bezler ve bunları destekleyen sıkı bağ dokuları memenin büyük bir kısmını oluşturur. Bu yoğun yapı elle muayenede kitlelerin hissedilmesini zorlaştırabildiği gibi, standart görüntüleme cihazlarının kanseri tespit etmesini de güçleştirebilmektedir. Radyolojik incelemelerde hem yoğun meme dokusu hem de kanserli hücreler beyaz renkte göründüğü için, küçük bir kitleyi bu dokunun içinde bulmak oldukça meşakkatlidir. Ayrıca genç yaş grubu için rutin bir tarama programı bulunmadığından, hastalar genellikle kitle büyüyüp ele gelmeye başladığında doktora başvurmaktadır. Genç yaştaki hastalarda görülen tümörlerin klinik olarak dikkat çeken bazı yapısal özellikleri şunlardır:
- Yüksek hücre bölünme hızı
- Yoğun fibroglandüler meme dokusu
- İleri evrede belirti verme
- Genetik mutasyon bağlantısı
Tüm bu unsurlar göz önüne alındığında, genç yaştaki hastalara müdahale ederken sadece cerrahi değil ameliyat öncesinde hastalığı kontrol altına almayı hedefleyen kapsamlı sistemik tedaviler de planlanmaktadır.
Erkeklerde meme kanseri kaç yaşında ortaya çıkar ve belirtileri nelerdir?
Halk arasında sadece kadınları etkileyen bir durum olarak bilinse de erkeklerde de meme kanseri görülebilmektedir. Ancak erkeklerdeki yaş profili kadınlara göre oldukça farklılık gösterir. Hastalık erkeklerde çok daha ileri yaşlarda, genellikle altmışlı yaşların sonlarında veya yetmişli yaşlarda ortaya çıkma eğilimindedir. Erkek anatomisinde meme dokusunun hacim olarak son derece az olması, küçük bir kitlenin bile çok kısa sürede deri veya göğüs kası gibi çevre dokulara ulaşmasına neden olabilmektedir.
Toplumda erkeklerde bu hastalığın olabileceğine dair farkındalığın düşük olması, hastaların doktora başvuru süresini ne yazık ki oldukça geciktirmektedir. Çoğu zaman hastalar, durum ilerledikten sonra kliniklere başvurmaktadır. Erkek hastalarda teşhis anında ileri yaşın getirdiği diğer kronik hastalıkların da bulunması, tedavi sürecini daha hassas bir hale getirmektedir. Erkeklerde hastalık gelişimine işaret edebilecek temel klinik belirtiler şunlardır:
- Meme başı arkasında ağrısız sertlik
- Meme başının içeri doğru çekilmesi
- Cilt yüzeyinde iyileşmeyen yara
- Meme başından kaynaklanan kanama
Erkek hastaların tedavi süreçlerinde, kadınlarda uygulanan tedavi yöntemleri benzer şekilde kullanılarak hastalığın kontrol altına alınması hedeflenmektedir.
Meme kanseri tümör tipleri nelerdir ve ameliyat kararını nasıl değiştirir?
Modern tıbbın gelişimiyle birlikte meme kanserinin tek tip bir hastalık olmadığı, hücrelerin genetik ve biyolojik yapısına göre pek çok farklı alt gruba ayrıldığı anlaşılmıştır. Biyopsi ile alınan dokular laboratuvarda incelenirken, hücrelerin hormonlara olan duyarlılığı ve büyüme hızları detaylı bir şekilde analiz edilir. Bu analizler, ameliyatın ne zaman yapılacağından hangi ilaçların kullanılacağına kadar tüm süreci şekillendirir. Günümüzde sıklıkla karşılaşılan temel hücre alt tipleri şunlardır:
- Luminal A
- Luminal B
- HER2 Pozitif
- Üçlü Negatif
Örneğin ileri yaşlarda daha çok rastlanan Luminal A tipi, hormonlara duyarlı ve nispeten yavaş seyirli bir yapıdadır. Bu gruptaki tümörler hormon baskılayıcı ilaçlara genellikle olumlu yanıtlar verebilmektedir. Öte yandan özellikle genç kadınlarda veya genetik yatkınlığı olanlarda görülen Üçlü Negatif türü ise hormon duyarlılığı barındırmayan ve çok daha hızlı büyüme kapasitesine sahip bir yapıdadır.
Tümörün bu kimliği cerrahi yaklaşımı doğrudan etkiler. Geçmişte kitle tespit edildiği an ilk seçenek olarak ameliyat düşünülürken, günümüzde büyüme hızı yüksek olan bazı türlerde cerrahi işlem genellikle ertelenmektedir. Bunun yerine hastalara ameliyat öncesinde tümörü küçültücü tedaviler uygulanır. Bu ön tedaviler, kitlenin boyutunu önemli ölçüde azaltarak daha sonra yapılacak olan memeyi koruyucu cerrahilere olanak tanımakta ve gereksiz doku kayıplarının önüne geçmeye yardımcı olmaktadır.
Meme kanseri taraması kaç yaşında başlamalı ve hangi yöntemler kullanılmalıdır?
Tedavideki en büyük yardımcı şüphesiz ki erken teşhistir. Hastalık henüz elle hissedilemeyecek kadar küçük aşamadayken tespit edildiğinde, hastanın bu süreci atlatma ihtimali çok yüksek oranlara ulaşabilmektedir. Erken tanı sayesinde, hastaları daha ağır cerrahi müdahalelerden ve yorucu ilaç tedavilerinden korumak mümkün olabilmektedir.
Genel sağlık yönergeleri, ailesinde hastalık öyküsü bulunmayan kadınlar için taramaların kırk yaşında başlamasını ve belirli aralıklarla devam etmesini tavsiye etmektedir. Ancak ailede erken yaşta bu hastalığı geçiren biri varsa veya genetik testlerde bir risk saptanmışsa, tarama yaşı yirmili veya otuzlu yaşlara kadar erkene çekilebilmektedir. Hastanın yaşına ve meme dokusunun yapısına göre radyologların tercih ettiği çeşitli tanı araçları bulunmaktadır. Taramalarda ve teşhiste kullanılan belli başlı görüntüleme yöntemleri şunlardır:
- Klinik meme muayenesi
- Meme ultrasonografisi
- Dijital mamografi
- Üç boyutlu tomosentez
- Meme emarı
Özellikle kırk yaş altındaki kadınlarda meme dokusu çok yoğun olduğu için ultrasonografi sıklıkla ilk tercih edilen güvenilir bir yöntemdir. Bunun yanında, klasik mamografinin üç boyutlu versiyonu olan tomosentez teknolojisi, memeyi tıpkı bir kitabın sayfaları gibi katman katman inceleyerek dokuların üst üste binmesinden kaynaklanan gizlenmeleri büyük ölçüde engeller. Bu detaylı inceleme, gereksiz biyopsi ihtimalini azaltarak hastaların endişe duymasını engellemeye yardımcı olur.
Meme kanseri tanısında kullanılan güvenilir iğne biyopsisi yöntemleri nelerdir?
Görüntüleme cihazlarında şüpheli bir yapı tespit edildiğinde, izlenecek yol haritasını belirlemek için mutlaka o dokudan bir parça alınması gerekir. Toplumda yaygın olarak inanılan “kitleye iğne batırılırsa hastalık yayılır” şeklindeki düşünce tamamen yanlış bir efsaneden ibarettir. Aksine, biyopsi yapılmadan hastalığın türünü belirlemek ve doğru tedaviyi planlamak imkansızdır. Günümüzde göğsü boydan boya keserek açık ameliyatla parça alma işlemleri büyük oranda terk edilmiş durumdadır. Bunun yerine, lokal anestezi ile uygulanan ve sadece birkaç dakika süren iğne biyopsileri tercih edilmektedir. Kullanılan başlıca biyopsi teknikleri şunlardır:
- İnce iğne aspirasyonu
- Kalın iğne biyopsisi
- Vakum destekli biyopsi
İnce iğne aspirasyonu, genellikle meme içindeki basit sıvı dolu keseciklerin boşaltılması için tercih edilir. Ancak dokunun mimarisini anlamak için asıl güvenilir yöntem olan kalın iğne biyopsisi uygulanır. Bu işlemde ultrason eşliğinde kitlenin içine milimetrik bir iğne ile girilir ve pirinç tanesi büyüklüğünde ince parçalar alınır. Bu parçalar sayesinde kitlenin karakteri detaylı olarak analiz edilebilir. Vakum destekli biyopsi ise daha çok ultrasonla görülemeyen ve sadece mamografide kendini gösteren kireçlenme kümelerini incelemek için kullanılır. İğnenin ucundaki vakum gücü sayesinde şüpheli alanın büyük bir kısmı emilerek dışarı alınabilir. Bu işlemler sonrası iyileşme oldukça hızlıdır ve hastalar günlük hayatlarına hemen dönebilmektedir.
Meme kanseri ameliyatlarında uygulanan koruyucu cerrahi yaklaşımlar nelerdir?
Geçmiş yıllarda kitle tespit edildiğinde genellikle memenin tamamı alınıyorken, günümüzde temel felsefe hastanın beden bütünlüğünü olabildiğince korumaktır. Meme Koruyucu Cerrahi olarak adlandırılan bu yöntemde asıl amaç sadece hastalığın bulunduğu bölgeyi etrafında bir miktar sağlıklı doku kalkanı ile birlikte çıkarmak ve memenin geri kalan sağlam kısmını yerinde muhafaza etmektir. Çıkarılan kitle laboratuvar ortamında incelenirken cerrahi sınırların temiz olup olmadığına çok dikkat edilir. Mikroskop altında incelenen bu dokunun dış sınırlarında hastalığa dair bir ize rastlanmaması, işlemin güvenle yapıldığının önemli bir göstergesidir. Ayrıca koruyucu cerrahi uygulanan hastaların büyük bir kısmında, kalan dokuda hastalığın yeniden belirme riskini en aza indirmek için belirli bir süre ışın tedavisi uygulanması gerekmektedir.
Kitle, memenin boyutuna göre oldukça büyükse ve çıkarıldığında göğüste ciddi çöküntülere yol açacaksa, Onkoplastik Cerrahi adı verilen çok özel bir disiplin devreye girer. Bu sistemde, kanser cerrahisinin güvenli prensipleri ile estetik cerrahinin onarım teknikleri aynı ameliyat sırasında uygulanır. Oluşan boşluk, memenin kendi içindeki sağlıklı dokularının yer değiştirilmesiyle doldurulur. İşlem sırasında meme dikleştirilip yeniden şekillendirilebilir ve genellikle dengeyi sağlamak için karşı taraftaki memeye de uyumlandırma estetiği yapılabilir. Böylece hasta uyandığında, beden algısını zedeleyecek bir boşluk yerine, kendi bedenine uyumlu bir yapı ile karşılaşabilmektedir.
Meme kanseri riski yüksek olan hastalarda deriyi koruyan mastektomi nasıl yapılır?
Meme koruyucu cerrahinin her zaman uygun olmadığı durumlar da vardır. Bazen kitle meme hacmine göre çok büyük olabilir, memenin birçok farklı kadranına yayılmış olabilir veya hastanın genetik bir yatkınlığı bulunabilir. Bu gibi zorunlu durumlarda memenin içinin tamamen boşaltılmasını kapsayan mastektomi işlemine başvurulur. Ameliyat kararında genetik testlerin sonuçları büyük bir rol oynar. Mutasyon nedeniyle ileri derecede risk altında olduğu düşünülen başlıca hasta grupları şunlardır:
- BRCA mutasyonu taşıyanlar
- Çok erken yaşta tanı alanlar
- Ailede yoğun kanser öyküsü olanlar
- Her iki memede kitle saptananlar
Bu yüksek riskli durumlarda, hastanın sağlığını uzun vadede korumak için sadece hastalıklı memenin değil bazen risk taşıyan diğer sağlıklı memenin de önleyici amaçla içinin boşaltılması tercih edilebilmektedir. Ancak bu işlem göğsün tamamen düzleştiği ve derinin büyük oranda kaybedildiği eski ameliyatlar gibi yapılmamaktadır.
Gelişmiş cerrahi teknikler sayesinde Cilt ve Meme Başı Koruyucu Mastektomi uygulanabilmektedir. Eğer tümör meme başından ve ciltten yeterince uzak mesafede yer alıyorsa, cerrah dikkatli bir şekilde memenin içindeki süt bezlerini dışarı alır. Ancak kadının bedensel imajında büyük bir önemi olan dış deri zarfı, renkli bölge ve meme başı yerinde bırakılır. Hatta meme başının hemen arkasındaki ince doku, ameliyat sürerken hızlıca patolojiye gönderilip incelenir; temiz olduğuna dair onay gelirse estetik yapı büyük oranda korunmuş olur. Boşaltılan bu deri kılıfının içi daha sonra eş zamanlı olarak doldurularak göğsün şekli yeniden kazandırılır.
Meme kanseri koltuk altına yayıldığında lenf bezlerine nasıl müdahale edilir?
Hastalığın memedeki alandan çıkıp vücudun diğer bölgelerine yayılmak için kullandığı ilk duraklardan biri koltuk altındaki lenf bezleridir. Eskiden cerrahlar, olası bir yayılımı engellemek amacıyla koltuk altındaki yirmiye yakın lenf bezinin tamamını rutin olarak çıkarırlardı. Ancak lenf kanallarının bu şekilde kesintiye uğraması, kolun sıvı akışını bozduğu için birçok hastada kolda ağır şişmelerle, ağrılarla karakterize lenfödem sorununa yol açardı. Günümüzde, koltuk altını korumaya yönelik geliştirilen Sentinel (Bekçi) Lenf Nodu Biyopsisi yaklaşımıyla bu sorunun önüne büyük ölçüde geçilebilmektedir.
Bu teknik, hastalığın belirli bir güzergah izleyerek önce “bekçi” görevi gören ilk birkaç lenf bezine uğradığı prensibine dayanır. Ameliyat esnasında memeye verilen tıbbi mavi boyalar veya çok düşük dozlu işaretleyiciler, lenf yollarını takip ederek bu ilk nöbetçi bezlere ulaşır. Cerrah, sadece işaretlenen bu bir veya birkaç adet lenf bezini çıkarır ve ameliyat esnasında incelenmesi için laboratuvara gönderir. Eğer bu nöbetçi bezlerde hastalığa dair bir bulguya rastlanmazsa, geriye kalan diğer bezlere dokunulmaz. Böylece hastanın lenf sistemi korunmuş olur ve kolda kalıcı şişlik gelişme ihtimali önemli ölçüde düşürülür. İleri evrelerde kemoterapi ile kitle eritildikten sonra ameliyat edilen hastalarda da önceden yerleştirilen küçük klipsler sayesinde hastalıklı bölge hedeflenerek güvenli bir cerrahi gerçekleştirilebilir.
Meme kanseri ameliyatı sonrasında kişinin kendi dokusuyla meme onarımı nasıl yapılır?
Mastektomi ile meme dokusu tamamen alındığında, hastanın psikolojik iyilik halini desteklemek ve bedensel bütünlük hissini onarmak için aynı ameliyat seansında memenin yeniden yapılması oldukça önemlidir. Onarım işlemi için silikon protezler sıklıkla kullanılsa da ameliyat sonrasında göğüs bölgesine ışın tedavisi alması planlanan hastalarda protezler bazı dezavantajlar taşıyabilmektedir. Işın, protezin etrafındaki dokuyu sertleştirip yapısını bozabilmektedir. Bu noktada hastanın tamamen kendi canlı dokusu kullanılarak yeni bir memenin inşa edildiği mikrocerrahi flep yöntemleri devreye girmektedir. Vücudun farklı bölgeleri bu işlem için kaynak oluşturabilir. Dokunun alındığı başlıca bölgeler şunlardır:
- Karın alt bölgesi
- Sırt kası ve derisi
- Kalça bölgesi
- Bacak içi bölgesi
Bu yöntemler arasında anatomiye en çok uyum sağlayan ve sıklıkla tercih edilen bölge, karın alt kısmındaki dokudur. DIEP Flep adı verilen bu üst düzey teknik, mikrocerrahinin ulaştığı ileri noktalardan biridir. Bu işlem sırasında, karın alt bölgesindeki cilt ve yağ dokusu alınırken içinden geçen bir ila iki milimetre kalınlığındaki çok ince kan damarları, karın kaslarına hiçbir zarar verilmeden hassasiyetle çıkarılır. Karın kasları yerinde kaldığı için hastanın ileride karın fıtığı olma veya bedensel güçsüzlük yaşama ihtimali büyük ölçüde engellenir.
Alınan bu canlı doku, memenin boşalan kısmına taşınır. Ameliyathanedeki gelişmiş mikroskoplar altında bu incecik damarlar, hastanın göğüs kafesinde bulunan damarlara özel ipliklerle tek tek bağlanır. Böylece bölgede yeniden bir kan dolaşımı başlatılarak dokuya canlılık kazandırılır. Hastanın kendi hücrelerinden oluştuğu için vücudun bu dokuyu reddetme riski bulunmamaktadır. Oluşturulan yeni meme zamanla doğal bir yumuşaklık kazanır; kişinin kilo alıp vermesine tıpkı normal bir meme gibi uyum sağlar. Aynı zamanda karın bölgesinden fazla deriler ve dokular alındığı için, estetik bir karın germe işlemi yapılmışçasına dümdüz bir karın yapısı da elde edilmiş olur.

Prof. Dr. Ebru Ayvazoğlu Soy, genel cerrahi alanındaki akademik birikimi ve cerrahi deneyimiyle tanınan bir hekimdir. 1998 yılında TED Ankara Koleji’nden mezun olduktan sonra, 2005 yılında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olmuştur. Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini 2012 yılında tamamlamış, 2019’da Doçent, 2024 yılında ise Profesör unvanını almıştır. Halen Ankara Medipol Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.
Uluslararası indeksli dergilerde yayımlanmış 100’e yakın makalesi ve çok sayıda bilimsel bildirisi bulunan Prof. Dr. Ayvazoğlu Soy, International College of Surgeons, The Transplantation Society, Türk Cerrahi Derneği ve Ankara Cerrahi Derneği üyesidir. Halen Ankara Medipol Üniversitesi’ndeki akademik görevine ek olarak Çankaya’daki özel muayenehanesinde genel cerrahi, meme ve endokrin cerrahi alanlarında hasta kabul etmektedir.

