Yemek borusu, ağız ile mide arasında yer alan ve yutulan besinleri mideye ileten kas yapılı tübüler bir sindirim sistemi organıdır. Ortalama 25–30 cm uzunluğunda olup üst ve alt özofagus sfinkterleri ile kontrol edilir; besin geçişini düzenli ve tek yönlü şekilde sağlar.
Yemek borusunun çalışma mekanizması, peristaltik kasılmalar sayesinde besinlerin mideye doğru ilerletilmesine dayanır. Yutma refleksiyle başlayan bu süreçte koordineli kas hareketleri devreye girer; alt özofagus sfinkteri gevşeyerek mideye geçişe izin verir ve reflüyü önler.
Yemek borusu hastalıkları, gastroözofageal reflü hastalığı, özofajit, akalazya ve özofagus kanseri gibi klinik tabloları kapsar. Bu durumlar göğüs arkasında yanma, yutma güçlüğü, takılma hissi ve kilo kaybı gibi belirtilerle ortaya çıkabilir ve ciddi komplikasyonlara yol açabilir.
Yemek borusu hastalıklarının nedenleri ve tedavisi, asit maruziyeti, enfeksiyonlar, motilite bozuklukları ve yaşam tarzı faktörleriyle ilişkilidir. Tanı endoskopi ve manometri ile konur; tedavide ilaçlar, endoskopik girişimler veya cerrahi yöntemler uygulanabilir.
Yemek Borusu Vücudumuzda Hangi Bölgelerden Geçerek Mideye Ulaşır?
Anatomik olarak incelendiğinde bu organın vücut içindeki yerleşimi, uygulanacak tüm tıbbi müdahalelerin ve cerrahi yaklaşımların temelini oluşturur. Bu uzun tüp, içinden geçtiği vücut boşluklarına göre üç farklı bölümde değerlendirilir. İlk kısım boyun bölgesindedir. Boyun bölümü, hemen soluk borusunun arkasında konumlanır ve burada beyne giden büyük damarlarla, ayrıca ses tellerinin çalışmasını sağlayan çok kritik sinirlerle omuz omuza bir seyir izler. Bu bölgedeki dokuların darlığı, organın dikkatlice korunmasını gerektirir.
İkinci ve en uzun kısım ise göğüs boşluğundan geçen bölümdür. Boyundan göğüs kafesine girdiği andan itibaren kalbin hemen arkasından, ana atardamar olan aort yayının yanından ve akciğerlere giden sol ana bronşun çevresinden geçer. Hayatın merkezindeki bu büyük damarlar ve solunum organlarıyla olan milimetrik yakınlığı, göğüs bölgesini anatomik açıdan çok özel kılar.
Göğüs kafesi içindeki bu ilerleyişin ardından son durağa, yani karın bölgesine yaklaşılır. Üçüncü bölüm, göğüs kafesini karın boşluğundan ayıran geniş diyafram kasının içindeki dar bir tünelden geçerek başlar. Diyaframdaki bu özel delik, organı sıkıca sararak destekler. Karın boşluğuna girildikten sadece birkaç santimetre sonra organ, mide ile doğrudan birleşir ve görevini tamamlar. Bütün bu yolculuk sırasında yutak çıkışında, aort damarının yanından geçerken ve diyaframı deldiği noktada doğal anatomik darlıklar bulunur. Bu darlık bölgeleri, yanlışlıkla yutulan sert cisimlerin takıldığı veya yanlışlıkla içilen tahriş edici sıvıların en çok hasar bıraktığı hassas noktalardır.
Anatomik Yapı Olarak Yemek Borusu Sindirim Sisteminden Neden Ayrılır?
Sindirim sisteminin mide, ince bağırsak ve kalın bağırsak gibi diğer tüm parçalarının en dışında, organı dışarıdan bir kılıf gibi saran, kaygan yapılı ve koruyucu bir dış zar tabakası bulunur. Bu tabaka dokulara ekstra bir direnç sağlar. Ancak anatomik açıdan çok ilginç bir şekilde yemek borusu bu koruyucu dış zardan tamamen yoksundur. Dış yüzeyinde böyle sağlam bir bariyerin bulunmaması, organın fizyolojik ve cerrahi özelliklerini tamamen değiştirir.
Bu dış zarın eksikliği iki büyük klinik sonuç doğurur. Birincisi, doku içinde gelişebilecek kötü huylu bir hücresel büyümenin veya tümörün organ içinde hapsolmasını zorlaştırır. Koruyucu bir sınır olmadığı için hastalık, yanındaki soluk borusu, aort damarı veya kalp zarı gibi hayati organlara çok daha kolay ve erken yayılma eğilimi gösterir. İkincisi ise tamamen dokuların iyileşme kapasitesiyle ilgilidir. Herhangi bir nedenden dolayı bu bölgeye cerrahi bir işlem yapıldığında, atılan dikişlerin kaynaması diğer bağırsak dikişlerine göre çok daha zahmetlidir. Dış zarın sağladığı ekstra sızdırmazlık gücü olmadığından, operasyon sonrası sızıntı riskleri her zaman daha yüksek kabul edilir. Bu yüzden cerrahi müdahaleler sırasında, dikişlerin asıl tutunma gücünü sağlayan doku, organın duvarının iç kısımlarında yer alan ve damar ağlarından son derece zengin olan iç katmanlardan alınır.
Bir Lokma Yiyecek Yemek Borusu İçinden Mideye Nasıl Ulaşır?
Çoğu zaman gıdaların ağızdan mideye tıpkı boş bir borudan aşağı düşercesine, sadece yerçekiminin etkisiyle ulaştığı düşünülür. Oysa durum bunun tam tersidir. Bu organ, gıdaları hedefe ulaştırmak için inanılmaz bir kas gücü ve kusursuz bir zamanlama kullanan, aktif ve organize bir motor sistemi gibidir.
Ağızdaki lokma yutulmaya başlandığı anda, beyinden gelen sinirsel uyarılar organın duvarındaki kas tabakalarına ulaşır. Organ duvarı, hem halka şeklinde dairesel kaslardan hem de uzunlamasına uzanan kas liflerinden oluşur. Bu iki farklı kas grubu, yukarıdan aşağıya doğru sırayla ve son derece uyumlu bir biçimde kasılmaya başlar. Lokmanın hemen arkasındaki dairesel kaslar daralarak yiyeceği iterken, lokmanın önündeki uzunlamasına kaslar genişleyerek yolu açar. “Peristaltik dalga” adı verilen bu ritmik sağım hareketi, lokmayı adeta sıkarak aşağı doğru sürükler.
Bu hareket sistemi o kadar güçlü ve o kadar organize çalışır ki yerçekimi olmasa bile işlevini sürdürür. Hatta bir insan tamamen baş aşağı dururken bile su içip yutkunabilir ve o su bu güçlü kasılma dalgaları sayesinde mideye başarıyla ulaştırılır. Ortalama bir yutkunma işleminin ardından gıdanın tüm bu yolu kat edip mideye ulaşması yaklaşık dokuz saniye gibi kısa bir sürede tamamlanır. Tüm bu kusursuz iletişimi yöneten ana merkez ise vagus siniri ve duvar dokusunun kendi içine gömülü olan milyarlarca küçük sinir hücresinden oluşan özel ağlardır.
Mide İçeriğinin Yemek Borusu Tarafına Kaçmasını Hangi Sistem Engeller?
İnsan vücudunda göğüs boşluğu ile karın boşluğu arasında sürekli bir basınç mücadelesi yaşanır. Nefes aldığımızda akciğerlerin şişmesiyle göğüs kafesi içinde negatif, yani emici bir basınç oluşur. Buna karşılık karın boşluğunda, özellikle mide yiyecekle dolduğunda pozitif, yani dışarı itici bir basınç mevcuttur. Fizik kurallarına göre, midedeki sıvıların ve asidin her nefes alışımızda yukarıya, o negatif basınca doğru emilmesi gerekir. Hayatımız boyunca bu asit kaçağını engelleyen tek bir mucizevi sistem vardır.
Bu sistem, organın tam mideyle birleştiği noktada yer alan alt kapakçık bölgesidir. Bu bölge, aslında gözle görülen fiziksel bir kapı veya kanatçık değildir. Çevredeki kasların sürekli kasılı durarak oluşturduğu, yüksek basınçlı fonksiyonel bir güvenlik alanıdır. Bu kasılı bölge normal zamanlarda sımsıkı kapalı kalarak midedeki tahriş edici asit, safra ve sindirim enzimlerinin yukarı sızmasını kesin bir şekilde durdurur.
Bu bariyerin gevşemeye izni olan tek an, yutkunma anıdır. Yukarıdan inen gıda dalgası alt uca yaklaştığında, sinir sistemi bu kapakçığa bir saniyeliğine gevşeme emri verir. Kapı açılır, gıda mideye düşer ve hiçbir kaçağa izin vermeden anında eski yüksek basınçlı, sıkı kapanmış haline geri döner. Bu mükemmel denge bozulduğunda ise sindirim sisteminin en sık rastlanan problemleri başlar.
Asit Kaçakları Yemek Borusu Yüzeyinde Ne Tür Hasarlara Yol Açar?
Mide asidi, yiyecekleri parçalamak için tasarlanmış son derece güçlü bir kimyasaldır. Midenin kendi iç yüzeyi bu aside dayanacak şekilde kalın bir mukus tabakasıyla kaplanmıştır. Ancak midenin hemen üzerindeki bu organın iç yüzeyini döşeyen hücreler, böyle bir kimyasal saldırıya karşı hazırlıklı değildir. Alt kapakçık sisteminin gevşemesi veya zayıflaması sonucunda mide içeriği düzenli olarak yukarı doğru kaçmaya başladığında reflü hastalığı tablosu ortaya çıkar.
Yukarı kaçan asit ve safra, hassas iç yüzeyi yavaş yavaş tahriş etmeye başlar. İlk başlarda bu durum göğüs kafesinin arkasında hissedilen şiddetli bir yanma hissi, ağza acı su gelmesi veya yemeklerden sonra yaşanan hazımsızlık gibi şikayetlerle kendini gösterir. Ancak bu asit teması yıllarca devam ederse, doku kendini korumak için çok farklı bir strateji geliştirir.
Sürekli kimyasal tahrişe maruz kalan normal hücreler, aside daha dayanıklı olan ve normalde midede veya bağırsaklarda bulunması gereken farklı tipteki hücrelere dönüşmeye başlar. Bu hücresel şekil değiştirme sürecine tıp dilinde belirli bir isim verilir ve bu değişim masum bir iyileşme çabası değildir. Hücrelerin kendi doğal yapılarını terk edip başka bir formata geçmeleri, uzun yıllar sonra kötü huylu hücresel değişimlerin ve kanserleşme süreçlerinin tetikleyicisi olabilir. Bu yüzden kronik asit kaçaklarının engellenmesi, sadece günlük şikayetleri dindirmek için değil organın hücresel sağlığını korumak için de büyük önem taşır.
Reflü Şikayetlerinde Yemek Borusu Ameliyatlarına Ne Zaman Karar Verilir?
Reflü problemlerinin büyük bir çoğunluğu, mide asidini baskılayan güçlü ilaçlar ve yaşam tarzında yapılan doğru değişikliklerle kontrol altına alınabilir. Yatmadan birkaç saat önce yemeyi kesmek, aşırı yağlı, baharatlı veya kafeinli gıdalardan uzak durmak ve yatak başını hafifçe yükseltmek ilk ve en önemli adımlardır. Ancak bazı durumlarda bu koruyucu önlemler ve alınan ilaçlar hastanın şikayetlerini çözmeye yetmez veya hastalık farklı boyutlara ulaşır.
Bu noktada cerrahi müdahale seçeneği gündeme gelir. Ameliyat kararı alınırken hastanın genel durumu yaşı ve dokulardaki hasarın boyutu detaylıca değerlendirilir. Her hastaya ameliyat önerilmez; belirli kriterlerin varlığı şarttır.
Ameliyat kararı alınan başlıca durumlar şunlardır:
- İlaç tedavisine direnç
- İlaca ömür boyu bağımlılık
- Anatomik fıtıklaşma
- Kronik solunum yolu sorunları
- İleri derecede hücresel hasar
İlaçların en yüksek dozda kullanılmasına rağmen göğüsteki yanma ve ağza acı su gelmesi engellenemiyorsa, cerrahi güçlü bir alternatiftir. Özellikle genç yaşlardaki hastalar, önlerindeki on yıllar boyunca her gün mide koruyucu hap içmek istemeyebilirler. Ayrıca kapakçık zayıflığına diyaframdaki deliğin genişlemesi ve midenin bir kısmının göğüs boşluğuna kayması, yani büyük bir anatomik fıtıklaşma eşlik ediyorsa, bunu ilaçla düzeltmek fiziken imkansızdır. Asidin solunum yollarına kaçarak yarattığı geçmeyen astım krizleri, sürekli ses kısıklığı ve gece boğulma hissi gibi durumlar da mekanik bir bariyer onarımını zorunlu kılar.
Cerrahi Tedavilerde Kullanılan Yemek Borusu Onarım Yöntemleri Nelerdir?
Modern cerrahide reflü onarım işlemleri açık ameliyatlarla değil tamamen kapalı yöntemlerle, yani laparoskopik olarak gerçekleştirilir. Karın duvarında açılan çok küçük deliklerden içeri gönderilen ince kameralar ve özel aletlerle sorunlu bölgeye ulaşılır. Buradaki temel mantık, görevini yapamayan o alt kapakçığı yeniden güçlendirmek ve şayet mide göğüs boşluğuna doğru fıtıklaşmışsa onu tekrar karın içine çekerek o genişleyen diyafram deliğini dikip daraltmaktır.
Kapakçığı güçlendirmek için kendi dokularımızdan faydalanılır. Midenin geniş olan üst kısmı, zayıflamış olan alt kapakçık bölgesinin etrafına bir atkı gibi sarılır ve dikilir. Bu sarma işlemi sayesinde mide her kasıldığında veya içi dolduğunda, sarılan kısım da şişerek yemek borusunun alt ucunu dışarıdan sıkar ve asidin yukarı kaçmasına mekanik bir engel oluşturur. Bu işleme tıp dilinde fundoplikasyon adı verilir.
Kullanılan başlıca cerrahi yöntemler şunlardır:
- Nissen ameliyatı
- Toupet ameliyatı
- Dor ameliyatı
- Belsey-Mark IV yöntemi
Sarma işleminin şekli ve derecesi hastanın organının çalışma kapasitesine göre belirlenir. Mide üst kısmının organ etrafında tam üç yüz altmış derece sarılması en sık uygulanan ve asidi en güçlü engelleyen tekniktir. Ancak hastanın organının yiyecekleri aşağı itme gücü (peristaltik hareketleri) zayıfsa, tam bir sarma işlemi yutkunma zorluğu yaratabilir. Böyle durumlarda mide dokusu tam tur attırılmak yerine, organın sadece arka kısmından veya sadece ön kısmından iki yüz yetmiş veya yüz seksen derecelik kısmi açılarla sarılarak daha gevşek bir güvenlik bariyeri oluşturulur. Laparoskopik yöntemlerin sunduğu en büyük avantaj, doku zedelenmesinin çok az olması sayesinde hastaların birkaç gün içinde normal diyetlerine ve günlük yaşantılarına dönebilmesidir.
Akalazya Hastalığında Yemek Borusu Neden Görevini Yapamaz Hale Gelir?
Sindirim sisteminin nadir ama hastanın yaşantısını son derece zorlaştıran hastalıklarından biri olan akalazya, tamamen bir hareket ve koordinasyon bozukluğudur. Sağlıklı bir yutkunmada alt kapakçığın refleks olarak gevşemesi ve lokmanın mideye düşmesi gerekirken, akalazya hastalarında bu kapakçık inatla kapalı kalır. Buna ek olarak organın duvarındaki yiyecekleri aşağı doğru sağarak iten o ritmik kasılmalar (peristaltizm) da tamamen kaybolur.
Hastalığın temelinde yatan neden, duvar dokusunun içindeki sinir ağlarının harabiyete uğramasıdır. Sinir iletimi koptuğu için kaslar ne zaman kasılıp ne zaman gevşeyeceklerini bilemezler. Sonuç olarak yutulan lokmalar ve içilen sular mideye geçemez, o inatla kapalı kalan alt kapakçığın üzerinde birikmeye başlar. Aylar ve yıllar içinde, aşağıya gidemeyen gıdaların yarattığı baskıyla bu bölge devasa bir balon gibi genişler ve sarkar. Hastalar yemek yerken her lokmada ciddi takılma hissi yaşar, yiyecekleri yutabilmek için bardaklarca su içmek veya ayağa kalkıp zıplamak zorunda kalırlar. Biriken gıdalar zamanla ağza geri gelir, özellikle geceleri uykudayken soluk borusuna kaçarak ciddi akciğer enfeksiyonlarına yol açabilir. Ayrıca bu birikim çok şiddetli göğüs ağrılarına ve hastanın beslenememesine bağlı olarak ciddi kilo kayıplarına neden olur.
Yutma Güçlüğü Yaratan Akalazyada Yemek Borusu İçin Hangi Tedaviler Uygulanır?
Akalazya hastalığında, ölen sinir hücrelerini canlandırmak veya organın o dalgalanma hareketini geri getirmek mevcut tıbbi olanaklarla mümkün değildir. Bu nedenle tedavideki ana hedef, hastalığı tamamen ortadan kaldırmak değil o inatla kapalı kalan alt kapakçık bölgesindeki direnci kırmak ve yiyeceklerin yerçekiminin yardımıyla kolayca mideye dökülmesini sağlamaktır. Direnci kırmak için kapakçığı oluşturan kasların gevşetilmesi veya kesilmesi gerekir.
Sık başvurulan tedavi yöntemleri şunlardır:
- Laparoskopik Heller Miyotomi
- Per-Oral Endoskopik Miyotomi
- Pnömatik Dilatasyon
- Botoks enjeksiyonu
Kapalı ameliyat tekniğiyle, karnın üst kısmından girilerek alt kapakçığı oluşturan kas tabakası, içteki mukoza zarına zarar vermeden uzunlamasına bir hat boyunca kesilir. Kaslar ayrıldığında kapakçık direnci ortadan kalkar. Ancak bu direnç tamamen yok edildiğinde mide asidinin yukarı kaçma riski doğacağı için, kesme işleminin üzerine her zaman reflüyü engelleyici kısmi bir mide sarma işlemi eklenir.
Gelişen teknolojiyle birlikte artık vücutta hiçbir kesi yapmadan, sadece ağız içinden girilen özel endoskopi aletleriyle de bu kas kesme işlemi yapılabilmektedir. Kameralı cihazlarla organın iç yüzeyinin altına girilerek bir tünel açılır ve sıkılaşan kaslar tamamen organın içinden müdahale edilerek kesilir. Cerrahi işlemleri kaldıramayacak kadar yaşlı veya riskli hastalarda ise kapakçık bölgesine yerleştirilen özel balonların yüksek basınçla şişirilerek kas liflerinin yırtılması veya kasları felç eden botoks ilaçlarının enjekte edilmesi gibi daha geçici yöntemler tercih edilebilir.
Dışa Doğru Büyüyen Yemek Borusu Kesecikleri (Divertikül) Ne Demektir?
Bazı durumlarda organ duvarının belirli bölgelerinde yapısal zayıflıklar meydana gelir. Tıpkı zayıflamış bir araba lastiğinin belirli bir noktasından dışarı doğru balon yapması gibi, bu organın iç yüzeyi de zayıflayan kas tabakalarının arasından dışarıya doğru fıtıklaşarak kör kesecikler oluşturabilir. Bu keseciklere divertikül adı verilir. Divertiküllerin vücutta oluştukları bölgeler, yarattıkları şikayetler ve tedavi gereklilikleri birbirinden çok farklıdır.
Yaygın görülen divertikül tipleri aşağıdaki gibidir:
- Zenker divertikülü
- Orta bölge divertikülleri
- Epifrenik divertiküller
Boyun bölgesinde, tam yutak kaslarının bitip organın başladığı sınırda oluşan kesecikler en sık belirti veren gruptur. Yutulan gıdaların bir kısmı mideye gitmek yerine bu boyun hizasındaki kesenin içine dolar ve orada günlerce bekler. Bekleyen yiyecekler bozulduğu için hastalarda çok şiddetli ve fırçalamayla geçmeyen ağız kokuları meydana gelir. Hastalar sürekli boğazlarında bir şey takılmış hissi yaşarlar ve uyurken bu kesedeki çürük yiyecekler ağıza geri gelerek boğulma tehlikesi yaratabilir.
Göğüs kafesinin orta kısmında oluşan kesecikler ise genellikle eskiden geçirilmiş, tüberküloz benzeri akciğer lenf bezi hastalıklarının dokuları dışarı doğru çekmesiyle oluşur. Bunlar genellikle çok küçüktür, içleri yiyecek dolmaz ve çoğunlukla başka bir hastalık araştırılırken tesadüfen bulunurlar; bu nedenle büyük bir çoğunluğu tedavi gerektirmez. Diyaframın hemen üzerinde, mideye girmeden önceki son durakta oluşan fıtıklaşmalar ise genellikle akalazya gibi altta yatan bir tıkanıklık hastalığının habercisidir. Artan basınç organ duvarını dışarı patlatmıştır. Bu bölgedeki tedavilerde hem dışarı sarkan kese cerrahi olarak kesilip çıkartılır, hem de keseye neden olan aşağıdaki kapakçık darlığı kaslar kesilerek giderilir.
Ameliyat Öncesinde Yemek Borusu Fonksiyonları Hangi Testlerle Ölçülür?
Cerrahi bir müdahale planlanmadan önce, organın sadece anatomik görüntüsü değil nasıl çalıştığı, kasılma gücü ve asit maruziyetinin derecesi de çok net bilinmelidir. Çekilen filmler veya endoskopi işlemi, organın iç yüzeyindeki yaraları, tümörleri veya fıtıkları gösterebilir ama organın motor gücünü ve sinirsel reflekslerini ölçemez. Bu noktada fizyolojik ölçüm yapan çok gelişmiş teknolojik cihazlar devreye girer.
Sık kullanılan ölçüm testleri şunlardır:
- Yüksek Çözünürlüklü Manometri
- Yirmi Dört Saatlik pH Metre
- İmpedans Çalışması
- İlaçlı Baryum Grafisi
Özellikle yutma güçlüğü çeken hastalarda burundan ince, yumuşak bir ölçüm kablosu yutturulur. Bu kablonun üzerinde onlarca farklı hassas basınç algılayıcı bulunur. Hastaya yudum yudum su içirilirken, içeride oluşan kasılma dalgalarının hızı, sırası ve kapakçığın o anda ne kadar gevşeyebildiği saniyesi saniyesine bilgisayar ekranına renkli basınç haritaları olarak yansıtılır. Kasılma hastalıklarının teşhisinde bu yöntem tartışmasız en güvenilir yoldur.
Reflü ameliyatı düşünülen bir hastada ise, asit kaçaklarının varlığını ve miktarını matematiksel olarak kanıtlamak şarttır. Yine burundan yerleştirilen çok daha ince, ip gibi bir sensör yirmi dört saat boyunca hastanın üzerinde kalır. Hasta evine gider, uyur, yemek yer ve günlük hayatına devam eder. Bu süre zarfında cihaz, mideden yukarı kaçan asitli veya safralı sızıntıların sayısını, ne kadar yukarı çıktığını ve organın yüzeyinde ne kadar süre kaldığını kaydeder. Ameliyat kararı, ancak bu ölçüm cihazından elde edilen kesin kanıtlarla verilir.
Kanser Teşhisinde ve Tedavisinde Yemek Borusu İçin Geliştirilen Yöntemler Nelerdir?
Sindirim sistemi kanserleri arasında maalesef en sinsi ilerleyen ve tedavi süreci en zorlu olan hastalıklardan biri de bu bölgede gelişen tümörlerdir. Organın inanılmaz bir esneme kapasitesi olduğu için, içindeki tümör çok büyük boyutlara ulaşıp yolu tamamen tıkayana kadar hasta yutma güçlüğü hissetmez. Bu yüzden teşhis edildiğinde hastalık genellikle ilerlemiş safhalardadır. Hastalar ilk başta katı gıdaları yutarken göğüslerinde takılma hissetmeye başlar, haftalar içinde durum kötüleşir ve su içmek bile imkansız hale gelir. Gıda alamamaya bağlı olarak çok hızlı ve şiddetli bir kilo kaybı yaşanır.
Hastalığın tedavisinde cerrahinin boyutu, tümörün organ duvarında ne kadar derine indiğine ve çevredeki lenf bezlerine sıçrayıp sıçramadığına bakılarak belirlenir. Eğer tümör belirli bir büyüklüğe ulaşmışsa, hastaya önce tümörü küçültmek için ışın ve ilaç tedavisi uygulanır, ardından geriye kalan hastalıklı dokular ameliyatla temizlenir. Tümörün bulunduğu bölgeye göre organın bir kısmı veya tamamı, etrafındaki lenf bezleriyle beraber geniş bir güvenlik sınırıyla kesilip çıkartılır.
Organ çıkartıldıktan sonra ağız ile mide arasındaki bağlantının yeniden kurulması gerekir. Bu amaçla midenin kendisi özel aletlerle kesilerek uzun bir tüp haline getirilir. Oluşturulan bu yeni mide tüpü göğüs kafesinin içinden yukarı, bazen boyun hizasına kadar çekilir ve yukarıda kalan sağlıklı dokuya dikilir. Eğer mide kullanılamayacak durumdaysa, kalın bağırsağın bir kısmı alınarak yeni bir yol inşa edilebilir. Bu ameliyatlar, insan vücudunda aynı anda iki veya üç farklı boşluğun (karın, göğüs ve boyun) açılmasını gerektiren, teknik açıdan son derece karmaşık ve büyük operasyonlardır.
Modern Teknolojiler Yemek Borusu Ameliyatlarının Başarısını Nasıl Etkiler?
Gelişen tıp teknolojileri, açık cerrahinin zorluklarını ve risklerini dramatik bir şekilde azaltarak hem hastalar hem de işlemi gerçekleştiren ekipler için yepyeni ufuklar açmıştır. Özellikle göğüs kafesi gibi karanlık, dar ve etrafı kalple, aort damarıyla sarılı bir bölgede işlem yapmak eskiden devasa kesiler gerektirirken, bugün kapalı yöntemler standart hale gelmiştir.
Cerrahi pratiğe giren ileri teknolojiler şunlardır:
- Robotik cerrahi sistemleri
- Üç boyutlu yüksek çözünürlüklü kameralar
- Doku kanlanmasını ölçen özel boyalar
- İleri endoskopik tümör çıkarma aletleri
Robot yardımlı sistemler, insan elinin yapamayacağı kadar hassas manevraları mümkün kılar. Cerrah, hastanın başındaki bir konsola oturarak içerideki dokuları üç boyutlu ve normalden on kat daha büyük görür. Robotun kolları insan elindeki doğal titremeleri tamamen sıfırlar ve uçlarındaki aletler kendi ekseni etrafında beş yüz kırk derece dönebilir. Bu muazzam hareket kabiliyeti sayesinde kanser ameliyatlarında en kritik sinirlerin zarar görmesi engellenir ve lenf bezleri kusursuz bir şekilde temizlenir. Yeni doku birleştirme noktalarının (anastomoz) kan damarlarıyla ne kadar iyi beslendiği, ameliyat anında özel boyalar ve kameralar kullanılarak test edilir ve böylece dikiş atılan yerlerdeki tehlikeli sızıntı riskleri büyük oranda engellenir.
Hastalık çok erken, hücresel düzeydeyken yakalandığında ise hastanın karnını veya göğsünü açmaya hiç gerek kalmaz. Gelişmiş endoskopik cihazlarla tamamen organın içinden çalışılarak, yüzeydeki tümörlü bölge alttaki sağlıklı dokudan incecik bir tabaka halinde soyulup tek parça olarak çıkartılabilir. Bu ileri teknikler sayesinde hastalar organlarını kaybetmeden, vücutlarında tek bir kesi izi bile olmadan hastalıktan tamamen kurtulabilir ve sağlıklarına kavuşabilirler.
Sıkça sorulan sorular

Prof. Dr. Ebru Ayvazoğlu Soy, genel cerrahi alanındaki akademik birikimi ve cerrahi deneyimiyle tanınan bir hekimdir. 1998 yılında TED Ankara Koleji’nden mezun olduktan sonra, 2005 yılında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olmuştur. Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini 2012 yılında tamamlamış, 2019’da Doçent, 2024 yılında ise Profesör unvanını almıştır. Halen Ankara Medipol Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.
Uluslararası indeksli dergilerde yayımlanmış 100’e yakın makalesi ve çok sayıda bilimsel bildirisi bulunan Prof. Dr. Ayvazoğlu Soy, International College of Surgeons, The Transplantation Society, Türk Cerrahi Derneği ve Ankara Cerrahi Derneği üyesidir. Halen Ankara Medipol Üniversitesi’ndeki akademik görevine ek olarak Çankaya’daki özel muayenehanesinde genel cerrahi, meme ve endokrin cerrahi alanlarında hasta kabul etmektedir.

